Anasayfa

Sürgün ve Hürriyet

Emre Caner, Türkiye'nin kaderini belirleyen yılları, Paris'te sürgünde olan bir Jön Türk'ün yaşadıklarını romanlaştırarak anlatıyor. Romanın başkahramanı İhsan Sadık, Abdülhamit'in hafiyelerinden ve İstanbul'dan yaralı halde kaçar. Paris'te, sadece hayatının aşkı Fayette'le değil, Avrupa'yı sarıp sarmalayan hürriyet tartışmalarıyla da karşılaşır. İhsan Sadık İstanbul'un "İstibdat Dönemi" karanlığıyla kuşatılmış sokaklarını ve Paris'in bohem atmosferini, bir Jön Türk'ün aşk ve hürriyet kavgasıyla yaşarken, kendisini gelenek ile modern arasında hiç bitmeyen bir gerilimin ortasında bulur. Bir yandan idealizm ve vazgeçiş arasında geliş gidişler yaşarken diğer taraftan da sürgünlüğü, aşkı, yalnızlığı ve Paris'i tecrübe eder. İhsan Sadık gri gökyüzünün altında Baudelaire'in ruhunu keşfeder, Zola kitapları okur, Dreyfus davasının kopardığı fırtınaya tanıklık eder, Jean Jaures'in konuşmalarım dinler. Ve sürgün yılları boyunca tek bir hayal taşır yüreğinde: Hürriyet.

 

 

 

 

 

 

 

 

34

Mihri Müşfik Hanım'ın İzinde

1903 Nisan'ında, 17 yaşında bir genç kız, elinde bavulu, etrafındaki ya görkeminden büyülenmiş bir halde Roma'nın orta yerinde dikiliyordu. Türkiye'de, Avrupa'da, Amerika'da yaşadı. Büyük savaşlar gördü. Büyük sanatçılarla birlikte oldu. Büyük bir ressam oldu. 1954'te New York'ta kimsesizler mezarlığına gömüldüğünde, ardında hep sınırlarda yaşanmış bir hayatın hatıralarını bıraktı.

Mihri Müşfik, 20. yüzyılın başında Türkiye'de kadın olarak "var olma" savaşına kendini adamış bir figürdü. Aynı yüzyılın sonunda, aynı coğrafyada çevirmen Ulaş Ekin adım adım Mihri Müşfık'in izlerini takip edip İstanbul'u, Roma'yı, Paris'i arşınladı. Gerçekte Mihri Müşfikin izinden giden kahramanını nefes nefese kovalayan bir yazar mıydı yoksa sadece âşık bir erkek mi?

Metinden çok yayınlanan fotoğrafa takılıyor gözüm. Mihri Hanım otoportresinin önünde poz vermiş. Elinde fırçası, başında boneye benzer 1920lere has şık şapkasıyla görünüyor. Şimdi fark ediyorum. Olgun bir kadın var karşımda. Kırkını devirmiş bir kadın. Ne zaman geçti onca yıl? Geride bıraktığı her şehirden bir yara devralmış gibi bakışları. Her aşktan, her ayrılıştan, altında yaşadığı her gökten bir iz var bu sefer Mihri Hanım'da. Gelecek, her zamanki gibi gözdağı veren müphem bir boşluk

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kaplumbağa Terbiyecisi / Osman Hamdi Bey'in Romanı

Tablo bittiğinde Osman Hamdi başyapıtına baktığını hemen anladı. Sonuçtan hayli memnundu. Ama resmi görenler tabloda ne anlatıldığını anlamakta zorlanmışlardı. Birbirlerine kaplumbağa terbiyecisi diye eski bir mesleğin olup olmadığını soruyorlardı.En okumuş yazmışlar bile böyle bir meslekten söz edildiğini hiç duymamışlardı. Nerede çalışırlardı bu adamlar? Sirklerde mi? Yoksa saray bahçesinde mi? Kimse bilmiyordu. Osman Hamdi de hayatı boyunca kimsenin bilmediği meslekler yapmıştı. Ressam olmuştu en başta. Sonra müze müdürü. Bir arkeolog. Ardından da güzel sanatlarakademisi müdürü. Onun kaplumbağa terbiyecisinden bir farkı yoktu aslında!

Kaplumbağa Terbiyecisi, -Osman Hamdi Bey'in Romanı- çok çalışmış ve bu topraklara aydınlanma düşüncesinin tohumlarını serpmiş bir adamın hayatını son derece açık ve akıcı bir dille anlatıyor.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kim Olduğumu Artık Biliyorum

Filiz 20 yaşında bir üniversite öğrencisidir. Kendi bedenine doğru yaptığı haz dolu yolculuğun ardından tabularla, en başta da bekaret olgusuyla yüzleşmek zorunda kalır. Ama onun teslim olmaya niyeti yoktur. Çelişkileriyle hesaplaşmak adına içsel bir isyan başlatır. Tanıştığı yeni insanlar sayesinde de kendi gerçekliğinin farkına varır.

Bu roman insanın kendisini esir eden yabancılaşma duygusundan kurtulmaya ve özüne müdahale etmeye karşı duyduğu korkunun hikayesidir. Kimileri bu korkuyu yener kimileri vazgeçer. Ama herkes bir bedel öder…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kutsal Fahişeden Bakire Meryem'e Toprak ve Kadın

Doğa birkaç milyar yıl önce canlıları cinsiyetleştirip erkek ve kadını birbirine sunmuştu. Ama toplumsal hayata geçen insan, cinselliği içinden çıkılmaz bir sorun yumağı haline getirdi. Oysa beden sadece kendisine yüklenmiş görevleri yerine getiriyordu. Kadın önce bereketin simgesi olarak kabul edildi ve kendisi gibi doğurgan olan toprakla özdeşleştirildi. Böylece adına kutsal mekanlar yapıldı, bu mekanlarda ona tapınıldı. Zaman içerisinde tapınma, tapılanın sahiplenilmesine dönüştü...Bu çalışma, insanın varoluşundan günümüze tanrıçalaştırılan, fahişeleştirilen, lanetlenen ve nesneleştirilen kadın bedeninin, toplumsal hayattaki serüvenini özetlemektedir. Özet