Kutsal Fahişeden Bakire Meryem'e Toprak ve Kadın

 

(I) Şehvetin doğası 
…“Sahip olan” ve “sahip olunan” arasındaki ilişki ancak insan ile eşya arasında kurulabilecek bir ilinti olduğu halde, nasıl oluyor da, cinsel eylemin taraflarına yakıştırılan bir benzetme haline dönüşebiliyor?  Aslında cinsel eylemi erkeğin kadına sahip olmasıyla bir tutan ataerkil görüş, tamamıyla erkeğin toplumsal yaşamdaki mülkiyet egemenliğinin bir uzantısıdır. Ataerkil düzenin bin yıllar boyu sahibiyet yetkesini sadece erkeğe tanımış olması, erkeğin kadının içine girmesi eyleminin bu yetkeyle özdeşleştirilmesine neden olmuştur. Yoksa cinsel edimin paylaşıma dayalı doğasında, herhangi bir tarafı nesneleştirme eğiliminden eser yoktur. Çünkü cinsellik sahip olmanın değil, olmanın bir vasfıdır.(1)

(II) Kıtlığın paylaşılması
Uygarlık, istisnasız olarak ataerkil toplumun yaşam alanı bulduğu bir tarihti. Bu yüzden de erkek egemen yapının tarihin ilk döneminden itibaren devam ettiğine inanılıyordu. Oysa üretim öncesi toplumlarda iktidarın cinsiyeti yoktu!
…Genel olarak erkekler avcılıkta, kadınlar ise toplayıcılıkta ustalaşmışlardı. Kadın ve erkeğin ortak emeği sonucunda elde edilen tüm besinler, günlük tüketildiği için klan üyeleri arasında eşit bir şekilde dağılırdı. Herhangi bir grubun, klanın diğer üyeleri üzerinde egemen olduğu bir düzen söz konusu değildi. Ortaklaşa yaşam, tek seçenek olarak görüldüğünden kişisel çıkarlar hiçbir zaman grup çıkarlarından önemli bir konuma gelemezdi. Bu nedenle üretim öncesi dünya birçok araştırmacı tarafından “ilkel emek demokrasisi” veya “ilkel komünal dönem” diye tanımlanmıştır. Aslında bu tarz bir yaşam biçimi, toplumsal birikimin olmamasının zorunlu bir sonucuydu. Başka bir deyişle üretim öncesi toplumlarda paylaşma, bolluğun değil kıtlığın paylaşılması olmuştur. (2)
Klan yaşamında toplumsal eşitsizlikler olmadığı için, cinsiyet odaklı bir egemenlik anlayışı da yoktu. Sosyal yaşamdaki cinsiyete dayalı rol dağılımı da herhangi bir cinse baskın bir üstünlük getirecek kadar önemli bir ayrıntı değildi.

(III) İktidarın gölgesinde
Kadın, paylaşımcı dönemde ağırlıklı olarak toplayıcılıkla ilgileniyordu. Yani erkeğe göre toprağa daha yakındı. Bu nedenle tarım devrimini yapanlar, yani toprağın yaratıcı gücünü keşfedenler büyük ihtimalle kadınlardı. Kadın, insanlık tarihi için devrim niteliğinde olan bir üretim sürecini başlatmıştı. Ama yeni başlayan bu sürecin oluşturacağı sosyal kurumların altında kalıp, ezilecekti. 
Neolitik köylerin gelişip eşitlikçi özelliklerini kaybetmeleri ve mülkiyet yarışının başlamasından dolayı insanlar arasında daha önce hiç olmadığı ölçüde statü farklılaşmaları doğdu. Tarih, güçlüler ve güçsüzler çatışmasını başlatmıştı. Böylece, güçlü azınlıktan olma tutkusu, insan doğasında dizginlenemeyen bir iktidar hırsına dönüştü. Bundan böyle toplumu, politikayı, ekonomiyi ve doğal olarak da cinsel tutumları yönetecek olan iktidarın ta kendisiydi. Bu yeni iktidar anlayışı, eşitlikçi düzenin paylaşmacı özü yerine, bireysel çıkarların ön planda olduğu yeni bir mülkiyet yapısı kurdu. Güç ve mülkiyet iç içe geçip, iktidarın simgesi oldular. Geniş kitleleri baskı altında tutabilme gücü geliştikçe iktidar “zulmedici” bir kılığa girdi. Toplumun, bir avuç seçkin yöneticinin boyunduruğu altına girmesi insanlık tarihi için yepyeni bir dönemin başlaması  anlamına geliyordu.
…Erkeği kadına göre tartışmasız üstünlüğe getiren sosyal düzen, işte bu tabakalaşmanın bir uzantısıdır. Tarım devriminden önceki ilkel ama eşitlikçi yaşam nasıl kısa bir süre içerisinde köleliğe kadar varacak bir tabakalaşmaya dönüştüyse, toplumsal cinsiyet anlayışında da o kadar derin bir dönüşüm yaşanmıştır. Kadın erkek arasında önemli bir sosyal statü farkının olmadığı düzen, yerini koşulsuz erkek egemenliğinin hüküm sürdüğü ataerkil dizgeye bırakmıştır. Yani uygarlık anaerkillikten ataerkilliğe doğru değil, eşitlik anlayışının baskın olduğu bir kültürden, eril iktidarın yaşam alanı bulduğu sınıflı topluma doğru evrimleşmiştir.

(IV) Antik Yunan ve Roma: “Son günahsızlar”
Antik Yunan toplumu soylular, tacirler/zanaatkarlar ve köylüler olarak sınıflanmıştı. Kölelerin insan olup olmadığı sorusu, filozofların bile tartıştığı bir konuydu. Köle Yunanlıların deyimine göre, bir “beden”di yalnız, basit bir üretim aletiydi.(3) Aslında bir toplumun köleci düzene sahip olması, o toplumdaki kadın/erkek ilişkileri hakkında da önemli bir göstergedir. Köleci bir toplumda, efendilerin olması kaçınılmazdır. Sosyal yaşamdaki “efendi” algısı, doğal olarak toplumsal cinsiyet anlayışında da kendisine yer bulur. Bir insanın başka birine bir mal gibi tamamen sahip olmasının doğal karşılandığı ahlak anlayışında, kadın/erkek eşitliğinden söz etmek de mümkün değildir. Çünkü kadın/erkek arasındaki eşitliğin kabulü, karşılıklı olarak sahibiyet güdüsünden arınmış benliklerin başarabileceği bir olgudur. Oysa kölelik, bir insana karşı olan sahibiyet yetkesinin ulaşabileceği en uç noktadır. Bu nedenle Klasik Atina’da özgür bir erkek; tarlaya, eve, kölelere sahip olduğu gibi, karısının da mutlak hakimi olarak görülüyordu… 

(V) Metafiziksel düşünce ve doğurganlık
Hıristiyanlık, kadınlık durumuyla dinsel düşüncenin ilk karşılaştıkları zemin değildi; ama cinsel eylemin “lanetli bir günah” olduğu fikrini çok geniş bir alana yaymayı başaran ilk dindi. Tarihöncesi dönemden İsa’ya kadar geçen süre içerisinde “cinsel” ile “kutsal”, birçok kez karşı karşıya gelmiş, hatta zaman zaman iç içe geçmişti. Bu ilişkinin nedeni, kültürlerin kadın bedeni ile tanrısal yetiler arasında benzerlikler kurmasıydı. Kuşkusuz dişilin en tanrısal yanı, yeni bir yaşamı kendi bedeninin içinde yaratma kudretiydi. İlk tarım toplumlarının bereket kültünden, Sümerlilerin kutsal fahişelerine, Antik Yunan’ın pagan düşüncesinden tek tanrılı dinlere kadar tüm metafiziksel inançlar, kadın doğurganlığını kutsal kabul edilen görüşlerle biçimlendirmeye çalışmışlardı.
Neolitik dönemde toprağın gizemleriyle şekillenen düşünsel yapı, inançların temel belirleyicisiydi. Kültürün tüm renkleri adeta topraktan fışkırıyordu. Toprak, karnına ekilen tohumlardan dışarıya can veriyordu. Tıpkı kadın gibi! Analojik bir akıl yürütmeyle varılan sonuca göre  doğa, artık “toprak ana” olarak tarif edilecekti. Yağmur, hasatın verimli geçmesini sağlayan çok önemli bir etkendi. Yağmurun işlevi, cinsel ilişkide erkeğin üstlendiği role uyuyordu. Erkeğin spermi yağmur damlasıyla, kadının doğurgan rahmi ise toprakla özdeşleştirildi. Böylece, cinsel edimdeki rol dağılımının bir benzeri olan, “gök baba” ve “toprak ana” imgeleri, neolitik kültürün düşünsel kökleri haline geldi.
Yavaş yavaş gelişen felsefi düşünceye göre, bebeğini doğuran anne gibi evrenin de yaratıcısı bir dişil öğe olmalıydı. Bu dişil öğe düşüncesi “ilk ana” mitini doğurdu. İlk ana, kozmozu yaratandı ve bu mit, dünyanın çok farklı bölgelerinde yaşayan topluluklar arasında hızla yayıldı. Böylece eşitlikçi dünyanın şehvet yüklü venüsleri, tarım devriminden sonra tanrıçalığa terfi ettiler.
Uygarlık, paylaşımcı dönemin bitişinden beri, cinselliğin erkek egemen sistemin mülkiyetçi yapısına zarar verici gücünü kontrol altına almak için uğraşmıştı. Hıristiyanlıkla birlikte iki kişi arasında yaşanan cinsel ilişki, sadece ataerkil toplumun egemen güçlerini ilgilendirmekle kalmayacak, Tanrı katında da bir günah olarak algılanacaktı. Hıristiyanlığa göre cinsel eylem, özü itibariyle büyük bir günah, lanetli bir işti. Günah, yüce yaratıcı tarafından devamlı izleniyor olma korkusunun bir sonucuydu ve bu korku yüzyıllar geçtikçe tüm insanlığın bilinçaltına yerleşecekti… Hıristiyanlığın, insanın kendisini algılayışına yaptığı en büyük etki, günah algısı temelinde benliği, beden ve ruh diye ikiye bölmesi oldu. Ahlakçılar erkek olduklarından, kadına ayartıcı diye bakmışlardı.(4) Bundan böyle erkek, yapacağı günahkar eylem sonucunda duyacağı suçluluk duygusunu, kadın bedenini lanetleyerek hafifletecekti.

(VI) Toprak ve Bakire
Ortaçağda emek derebeyinin, inanç ise kilisenin egemenliğindeydi. Sıradan bir insan için ideal varoluş, dünyevi bir kölelikle manevi bir kulluk arasına sıkışıp kalmıştı…
…Ortaçağ Avrupa’sında baskın olan dinsel düşünce cinselliği lanetlemiş, bedenleri erotik temaslardan soyutlamıştı. Kadınlardan beklenen en güçlü erdem, evlenene kadar katı bir cinsel perhize girmeleri; evlendikten sonra ise bedenlerini sadece “kutsal doğum” amacıyla kullanmalarıydı. Feodal dünyada bakireliği kutsayan metafiziksel inançtan başka, el değmemişliği zorunlu kılan ekonomik bir neden daha vardı. Derebeyinin koşulsuz egemenliği altında birer üretim birimi olarak çalışan aileler için erkek çocuk, çok önemli bir emek gücü olarak kabul ediliyordu. Kız çocuksa, gelinlik çağına gelene kadar aile için ekonomik bir yük gibi görülürdü. Feodal bir toplumda bakirelik, evlenmede kız ailesinin istemleri için hak kazandığı güvencenin nişanı sayılır (5) ve bu nedenle çok sıkı bir şekilde denetlenirdi.
Feodal yaşam biçiminde bekaretin yüceltilmesini neden olan bir diğer etmen de, koruyacak maddi değerlerin olmadığı, saygınlık sağlayıcı kimliklerin gelişmediği ve paylaşılacak entelektüel zenginliklerin bulunmadığı bir dünyada, ahlaksal değerlere verilen önemin artmasıydı. Ancak bu şartlarda namus, uğruna her şeyin feda edilebileceği bir olguya dönüşebilirdi… Kısacası ataerkil düşünce, feodal yaşam biçimiyle birleşince bekaret, “aile namusu”nun simgesi olarak görülmeye başlandı.

(VII) Fabrika ve Fahişe
…Fabrikalar, toprağın on bin yıldan fazla süren biricik üretim aracı olma özelliğini ortadan kaldırmıştı. Artık ekonomiye can veren temel üretim biçimi, sanayi yaşamı olacaktı. MÖ 9 binlerde ekonomi öncesi yaşamdan tarımsal üretime geçiş nasıl statülerin belirginleşmediği bir dünyadan köleliğe kadar varan bir sınıflaşmaya, yerleşik düzenin gelişmesine ve dinsel inançların doğmasına neden olduysa, sanayinin bir üretim biçimi olarak ortaya çıkması da kültürel kalıplarda gerçekleşecek bir çok sosyal devrimin tohumlarını atacaktı. Elbette “kadınlık durumu” da, insanlığın bu ikinci büyük üretim devriminin dayattığı yeni yaşam koşullarına kendisini adapte edecekti.
Kadına üretici bir kimlik kazandırarak onun toplumsal statüsünde önemli değişimlere neden olan sanayi devrimi, ataerkil uygarlık tarihi boyunca, kadın üzerinde yoğunlaşan cinsel baskı mekanizmasının, “cinsiyete dayalı iş bölümü” çarkını tepe taklak etmişti. Ama bu çarkın kadınlar lehine dönmesi öyle kolay olmayacaktı. Çünkü İngiltere’de “Viktorya çağı” olarak isimlendirilen dönem, sanayi toplumunun cinsel tutumlara özgürlük getirmesine değil, baskıcı ahlakın şiddetlenmesi gibi anakronik bir duruma sahne olacaktı.    
…Toplumsal çelişkilerin arttığı her dönem de olduğu gibi Viktorya devrinde de sosyal yaşamın karakteristik özelliği, egemen güçlerin dayatmaları sayesinde muhafazakar bir kabulleniş haline geldi. Hoşnutsuzlukların herhangi bir toplumsal tehdide dönüşmeden önlenebilmesi için muhafazakarlığın korunması, hatta bu yapıya dini bir motif eklenerek ahlakın püritenleşmesi gerekiyordu.
…Viktorya dönemi ile, antik Yunan/Latin toplumundaki fahişelik arasında önemli bir fark vardı. Antik dünyada cinsellik, özünde yasak ve günah bir eylem olarak görülmediği için, fahişelere düzenin erkeklere sunduğu sınırsız zevk tatmini fırsatlarının süsleri olarak bakılırdı. Oysa 19. yüzyıl İngiltere’sinde fahişeler, püriten ahlakın etkisiyle bastırılmış bir toplumsal cinsellik anlayışının, erkekler için nefes alma aralığıydılar.
Toplumu bir sis tabakası gibi kuşatan baskıcı ahlak örtüsünün, tarihin tam da o dönemecinde, yani sanayiye dayalı bir yaşam biçiminin yeni çelişkiler yarattığı ve kadınların üretici bir kimlik kazanıp toplumsal iradede söz sahibi olmaya başladıkları bir zaman diliminde ortaya çıkmasının nedeni neydi?
İşgücünü denetim altında tutmak için dizayn edilen ahlakın amacı, arzuları dizginleyip varolan tüm enerjiyi üretimde yoğunlaştırmaktı. Michel Foucault’un “kent proletaryasının uyruklaştırılması için zorunlu bir siyasi denetim ve iktisadi düzenleme aracı belirdi: Yoksul sınıfların ahlaklılaştırılması” tespiti ile Wilhelm Reich’ın “cinsel arzuları bastırmanın, egemen sınıfın emekçi sınıfı boyunduruğu altında tutmakta kullandığı başlıca yollardan biri” olduğunu söylemesi, 19. yüzyıl İngiltere’sinde emek sömürüsüne dayalı sanayi üretimiyle püriten ahlakın yükselmesi arasındaki ilişkiyi dile getiriyordu.
Ama tüm iç çelişkilerine rağmen, başkaldırı zeminini sağlam temeller üzerine oturtan sanayi toplumu, mücadeleler yüz yılını başlatmıştı.

(VIII) Çatışmanın şiddetlenmesi

Kadınlar, uygarlık tarihi boyunca en doğal haklarından bile mahrum bırakılmışlardı. Bunların başlıcaları; toplumsal üretimde etkin olma, kamusal yönetime katılma, kendi mülkü üzerinde söz sahibi olma, yeteneklerini geliştirmek için eğitim görme ve bedensel hazlardan kendi iradesi doğrultusunda yararlanma haklarıydı. Sanayi devrimi sonucunda oluşan yeni üretim biçimi, kadınları çalışma hayatına sokarak, ataerkil ilkelerden birini çiğnemiş oldu. Ataerkil pratiğin kadını eve kapatmaya hevesli buyruğu, sanayi toplumunun kadını iş yaşamına katma arzusu karşısında yumuşamıştı. Sanayi devriminden sonra “ücretli işçi” kimliği kazanan kadın, ataerkil sistemin ondan esirgediği diğer haklarını da kazanmak için mücadele edebilecekti.
Sanayi toplumu, “hak arama” geleneğini halka yaymış ve kadınların tarihte ilk defa sosyal haklarını elde etmeleri için, kitleler halinde örgütlenmelerinin zeminini hazırlamıştı. Ama 20. yüzyılın başında dünya nüfusunun sadece %10’u kentlere yerleşmişti.(6) Yani büyük çoğunluk, köylerde yaşayıp geçimini topraktan sağlıyordu. Bu nedenle sanayi devriminin kadınlara yüklediği yeni roller sonucu oluşan toplumsal cinsiyet algısının karşısında, feodal değerlerin kurumsallaştırdığı baskıcı ahlak dimdik ayaktaydı. Ama çatışmanın fitili ateşlenmişti bir kere.
…1981 yılında A.B.D.’de görülen ilk AIDS vakası, tıpkı antik Roma üst sınıfının dizginsiz ahlakının simgesel sonu olan Pompei felaketi gibi, 1970’li yılların isyanla ve ütopyalarla renklenmiş “çılgın” isteklerinin bitmesi gerektiğinin habercisiydi. Yeni bir bin yılın arifesine gelindiğinde ise, özgürlük talepleri eylemsiz hale getirilip, hafızalara hapsedilecekti.

(IX) Postmodern bedenler
…Bilgi toplumunun onlara yüklediği bu yeni roller sayesinde kadınlar, bir yandan üretici olarak toplumun içerisinde varlıklarını kanıtlarken öte yandan, belki de sistem için daha hayati olan bir görevi yerine getirip, dünya tüketiminin çok önemli bir bölümünü gerçekleştirirler. Bilgi ve tüketim toplumlarının iç içe geçmesinin en güzel örneklerinden biri, kadınların üretim/tüketim dengesi içerisinde göz ardı edilemeyecek bir konuma gelmeleridir. Oysa geçmişte kadınların tüketici kimliği hiçbir zaman belirginlik kazanmamış, üretici olmak ise sadece işçi sınıfından kadınlara ait bir toplumsal statü kabul edilmişti.
...Ama tüketim kapitalizminin toplumsal cinsiyete yaptığı en önemli etki, kadın bedeninin metalaşmasıyla ilgilidir. Binlerce yıldır sistematik bir baskıya maruz kalmış dürtünün, paraya çevrilebilen bir değer olduğunun keşfedilmesiyle beraber, cinsellik dev bir sektöre dönüştürülmüştür.
Popüler kültürün birçok öğesi, ahlakçı kalıplardan kurtulmuştur. Fakat bu kurtuluş, tüketim kapitalizminin “gönüllü izni” ile olmuştur. Başka bir deyişle postmodern dünyada dişil bedenin sergilenmesi, ahlakçı yapılarda meydana gelmiş devrimsel gelişmelerin değil, kapitalizmin daha fazla kar elde etmek adına popüler kültürü erotikleştirmesinin bir sonucudur.

Notlar:
1-Cinsellik ve Cinsel Sapmalar, Erich Fromm, Arıtan Yayınevi s25
2-İlkel Topluluktan Uygar Topluma, Alaeddin Şenel Bilim ve Sanat Yayınları  S85
3-Yüzyılların Gerçeği ve Mirası Cilt 1, Server Tanilli, Adam Yayınları s295
4-Bertrand Russell, Evlilik ve Ahlak Varlık Yayınları s47
5-Cinsellikten İkmale Kalmak Dr. Erdal Atabek Altın Kitaplar s42
6-Bilim ve Teknik Dergisi, eylül 2003 s42

 

Anasayfa